Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

Türkçe Konuş, Türk'çe Yaşa

Şubat 2008 tarihli yazilar Şubat 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar
 

01t 
Etiket :turut
ziranbula
12 Şubat 2008
13:34
Yorumlar :0
 
 
 
 

Türkü bilmeyen Türk müdür?

Türkü bilmeyen Türk müdür?

Türkünün sadece bir müzik türü olduğunu düşünüyorsanız ya türkü dinlememişsiniz ya da can kulağıyla dinlememişsiniz demektir. Türküleri can kulağı ile dinlemek önemlidir, çünkü türküler bu topraklara can vermiştir.

Türkü, elbette ki sadece bir müzik türü değildir. Aynı zamanda Türk’ün kimliğini de ele verir. Zira türkülerde şiir var, hikmet var, tarih var, hayata dair kurallar var. Türkülerde Allah var, ahlak var. Vefa var türkülerde, aşk var, ayrılık var. Sabreden, acı çeken, pişman olan, bazen aceleci ve sabırsız olan, bazen oyunlara katılan, bazen de gözyaşı döken insan var. Yani türkülerde tüm beşeri özellikleriyle var insan. İncelik var türkülerde, sevgiden önce saygı var. Değil sevdiğine kem söz söylemek, siz diye hitap etmek var. Dahası türkülerin yaşanmışlığı var. Bundan sonra kim bakar sesin güzelliğine, müziğin kalitesine...

Sadece bize has olan türkünün yanında başka müzik türleri de var elbet. Ancak bize has olduğundan olsa gerek sadece türküler bizi anlatmaktadır. Türkiye’de yapılan diğer müzikler bizden çok Batı’yı yansıtmakta, bununla kalmayıp onları da bize taşımaktadır. İşte bu tür müzikler yalnız Batı’yı bize taşımakla kalmıyor, gelmişken eli boş dönmüyor ve bizden de bazı değerleri götürüyor.

Günümüzde Batı’nın ekonomik sömürüsü kadar kültürel sömürüsü de var. Bunun bir gereği olarak Batı, kültürel değerlerimizi hızla yok ediyor. Türküler, kültürümüzü her yönüyle yansıtan en önemli zenginliğimizdir. Bu nedenle türkü bilmek, kültürümüzü bilmek; türkü dinlemek ise kültürümüze sahip çıkmaktır.

Batı, elindeki en güçlü silahı medya vasıtasıyla kendi müziğini ve bunlara çektiği (ekseriyetinin de ahlaksız olduğu) videoları döndüre döndüre yayınlatarak özellikle gençlik üzerinde büyük tahribatlar yapmaktadır. Bundan daha vahim olanı ise bu tür müziklerin yerli taklitleridir. Türü ne olursa olsun müzik yapan kahir ekseriyetin yakalamak istediği bir Batı standardı var. Ancak sadece enstrüman olarak taklit söz konusu olsaydı belki sorun olmayabilirdi. Zaten burada Batı müziğini anıyor oluşum enstrüman olarak değil, müziklere yazılan sözler nedeniyledir. Yerli taklitlerin içi boş, anlamsız ve kimi zamanda edepsiz sözlere sahip oluyor oluşu işin vahametini ortaya koyuyor. 

Türkü ve diğer müzik türleri arasında sadece müzikal rekabet değil aynı zamanda bir kültür savaşı vardır. Türkü söyleyen biri ile mesela bir pop şarkıcısı arasında giyim kuşamlarından, konuştukları Türkçeye, hal ve hareketlerine kadar birbirleri arasında büyük zıtlıklar vardır. Bu fark kılık-kıyafetten kullandıkları kelimelere kadar belirgin bir şekilde dinleyiciler de görülüyor. Özellikle bazı yerlerde (mesela İstanbul’da Kadıköy’ün bazı muhitleri, İstiklal Caddesi gibi yerlerde) gençlerdeki tuhaf kıyafetler, tuhaf hareketler, tuhaf kelimeler dinlediklerin müziklerin bir ürünü değil de nedir?

Batı müziğine hayranlık, Batı’ya hayranlığı da beraberinde getiriyor. Eurovizyon şarkı yarışmasında İngilizce bir şarkı ile birinci olmamız başarı değil, içine düşülen aczin en renkli resmidir. Bir sonraki yıl da yine yarışmaya İngilizce bir şarkıyla katılmamız, üstelik bir de yarışmaya katılan şarkıcının “Türkçe söylemek geri kafalılıktır” tarzında cümleler sarf etmesi; kendini, dahası kendi kimliğini yok saymaktır. Oysa türkü, Batı karşısında bir duruş, bir var oluştur. Yozlaşmaya karşı en muhkem kalelerden biridir. Kimi ozanların Batı ve Amerika’yı yermesi, bunları müziklerine taşıması, Türkü ile diğer müzik türleri arasındaki farkı ortaya koyması açısından da önemlidir.

Türkü bilmeyen   tarih de bilmez

Başlığı abartılı bulsanız da ben, türkü bilmeyenin tarih de bilemeyeceğini düşünüyorum. Türkülerin konusuna baktığımız zaman sadece şimdiki gibi sığ aşk teması olmadığını görüyoruz. Yazının başında da değindiğim gibi insana ait her şey türkünün konusu olabiliyor. Bunlar arasında şehirler, savaşlar ve kahramanlar da var.

Savaşların, yoklukların, gidip de gelmeyenlerin olduğu yıllarda, hem gidenlerin arkasından türkü yakılıyor hem de gidilen yerlere türkü yakılıyordu. Daha sonra ağızdan ağza söylene söylene ve nesilden nesile aktarılarak yakın tarihe kadar gelmiş, derlenmiş ve kayıt altına alınmıştır. Söz konusu sıkıntıların atlatılmasının ardından halk arasında bunlara ilişkin tek belge neredeyse türküler kalmıştır. Günümüzde bile halkın büyük çoğunluğunun tarih okumadığını göz önüne alırsak bundan yüz-yüz elli yıl önce yakılmış ve hala söylenen türkülerin önemi daha da artmaktadır.

Şimdi ben size Yemen desem, aklınıza ilk gelecek olan “Yemen Türküsü”dür. Yakın zamana kadar Yemen’le ilgili bilinen tek şey neredeyse işte bu türküydü. Birinci Dünya Savaşı’nda Yemen Cephesi’nde olan biteni sadece bu türkü ile biliyor halk. Yemen ile ilgili söylediklerimizi Çanakkale Savaşı için de söyleyebiliriz.

Çanakkale’yi zihnimizde canlı tutanlardan biri Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şehitleri için yazdığı şiiri ise diğeri de Çanakkale Türküsüdür. Irak işgal edilmemiş olsaydı biz Kerkük’ü türkülerden biliyor olacaktık. Balkanlardan Kafkasya’ya ve oradan güneyimize kadar, yıllar önce buralarda neler yaşandığını yine türküler anlatır bize. Tek tek şehirler anılır, buraların kahramanları anlatılır. Mesela Drama Köprüsü adlı türkünün kahramanı Debreli Hasan nerede yaşamıştır, Drama nerededir, türkünün konusu neyi anlatır? Görüldüğü üzere sadece bir türküyle bile Makedonya’ya uzandık. Mübadele yıllarını, o yıllarda insanların çektikleri sıkıntıları hatırladık. Siz söyleyin şimdi, bu türküyü dinleyenler Makedonya’nın bir zamanlar bizim olduğunu nasıl unutabilir?

Burada sadece birkaç türküyü örnek vermiş olsam da örnekler bu sayfaya sığmayacak kadar fazladır ve söz konusu örnekler sadece günümüze kadar gelmiş olan, yani ancak derlenebilmiş olanlardır.

Yakılmış birçok türkünün konusunda bugün, Misak-ı Milli sınırları dışında kalan şehirler vardır. Bu diyarların ne bedeller ödendikten sonra elimizden çıktığını anlatır türküler. Sadece bu türküleri bilmek bile tarih kitaplarıyla arası iyi olmamış halkın tarih bilincini diri tutmaya, buraların bir zamanlar bizim olduğunu hatırlatmaya yeter. Sayfalarca anlatılacak bir konuyu iki dizede anlatır türküler.

Demek ki türküler insanın ufkunu da açıyor, gönlünü de.

Tüm bunlardan sonra türkü bilmeyen/dinlemeyen hatta türkü dinlemeyi modern dünyaya adapte olamamışlık olarak algılayanlara, sahip oldukları değerler açısından nasıl bir kimliğin yakıştığının yanıtını varın da siz verin.

Etiket :halk , milli , türk , türkü
ziranbula
12 Şubat 2008
13:04
Yorumlar :0
 
 
 
 

ATATÜRK'Ü HUMANİST BİR PERSPEKTİFTE KAVRAMAK

 

ATATÜRK'Ü HUMANİST BİR PERSPEKTİFTE KAVRAMAK

   Atatürk'ün kişiliğini ve eserini incelemiş olan tarihçileri yanıltan çeşitli etkenlerin var olduğu kabul edilmelidir. Mussolini'nin ve Hitler'in çağdaşı olması, bir takım karşılaştırmalara ve benzetmelere yol açmıştır: günün geçerli yöntemi olan pragmatik ve pozitivist yöntem bu yoldaki çalışmalara hız kazandırmıştır. Ancak pragmatik ve pozitivist yöntem her şeyin yüzeyinde kalan, derine işlemeyen bir yöntemdir: böyle olduğu için de, geçerli bir yöntem olabilmesi ya da, hiç olmazsa, büyük yanılgılara yol açmaması için, bizzat olayların akla ve mantığa uygun olmaları ve gene akla uygun ve mantıklı koşullardan kaynaklanmaları gerekir. Ne var ki bu yöntem batı evreninden, yani içinde doğduğu evrenden farklı bir evrenin sorunlarını incelemek için kullanıldığı zaman tümüyle yetersiz olduğunu ortaya koymakta gecikmemektedir.

   Pragmatik yöntem Atatürk'ün, tıpkı Mussolini ve Hitler gibi, ülkede tek partili bir düzen kurmuş olduğunu saptamakla yetinir. Gözlemleri bu olay üzerinde odaklanır; değişik ülkelerde aynı sonucu doğuran çok değişik ve özel koşulların bulunabileceğini hesaba katmaz ve böyle bir araştırma ile kendini görevli saymaz: olayların nedenlerini incelemeye yanaşmaz. Güdülen amaçların ne olduğu ile de ilgilenmez. Oysa Atatürk ile Avrupalı diktatörler arasındaki büyük fark, güdülen değişik amaçlardadır. Mussolini ile Hitler Fransız ihtilalinin ilkelerine cephe alırlar ve, demokrasinin kokuşmuş bir yönetim biçimi olduğu savı ile, aslında diktatörlüğün övgüsü olan yeni bir devlet kuramı oluşturmaya uğraşırlarken, "diktatör" Atatürk kent kent dolaşıyor, cumhuriyet rejiminin yararlı yanlarını anlatmaya çalışıyordu; "Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuskâr insanlar yetiştirir; sultanlık korkuya, tehdide müstenit olduğu için korkak, zelil, sefil, rezil insanlar yetiştirir" diyordu. Takriri sükûn yasasının yürürlükte olmasından yararlandıysa "yalnız ve ancak bir noktai nazardan istifade etmiştir...
O noktai nazar şudur: Türk milletini, medeni cihanda, lâyık olduğu mevkie ıs'at etmek ve Türk Cumhuriyetini sarsılmaz temeller üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek için" yararlanmıştır. Bu ise, ancak bir koşulla, "istibdat fikrini öldürmek" koşulu ile olanaklıydı. De facto diktatörce olmakla beraber, kurulan rejim demokrasi ilkelerine inancını ilan eden ve toplumu demokratik ideale göre eğitmeyi amaç edinen bir rejimdi. Nesnelerin gözle görülür somutluğundan başka gerçek tanımayanlar için bu oldukça karışık bir durum gibi gözükebilir; ancak, ister çapraşık diye nitelensin, ister öngörüşlü olarak kabul edilsin, bu davranış Türk toplumuna 1945 'te çok partili rejime geçme ve, ülkeyi herhangi bir bunalıma sürüklemeksizin, 1950 seçimlerinde bir çeyrek yüzyıl süre ile ulusun yazgısını elinde tutmuş olan Cumhuriyet halk partisini iktidardan uzaklaştırma olanağını vermiştir.

   Eserinin yanlış anlaşılmasına yol açan ikinci bir etken, 1917'de Rusya'da patlak veren komünist ihtilalidir. Atatürk'ün siyasal ve toplumsal kurumların laikleştirilmesi için gösterdiği çaba, kötü niyet ya da bilgisizlik yüzünden, marksizmin öğretisel ateizmi ile sık sık karıştırılmıştır.

   İşte bu çeşit yanılgıların önlenmesi ve Atatürk üzerine bugün hâlâ özlemi duyulan ciddi bir eserin yazılabilmesi için, onun Mecliste ve Meclis dışında söylediği söylevleri ve özellikle 1927 yılında okuduğu Büyük Nutuk'unu okumak ve iyi anlamak gerekir. Bu o kadar kolay bir iş değildir; çünkü Atatürk'ün düşüncesini ve eserinin taşıdığı anlam ve değeri gerçekten anlayabilmek için iki ayrı evreni kapsayan geniş bir bilgiye gerek vardır: batının humanist değerlerini olduğu kadar, kuramsal eserlerden çok günlük hayatın gerçekliğinde beliren İslamlığın ruhunu tanımak zorunluluğu vardır. Oysa, batılı bilginler genellikle devrimin, kendi evrenlerine hiç te yabancı olmayan amaçlarını çok iyi anlamakla beraber, devrimin fikirsel ve manevi alanlarda harcamak zorunda kaldığı çabayı ölçecek, devrimin taşıdığı evrensel nitelikteki değeri kavrayacak güce sahip değildirler; bunun nedeni; bir yandan batılı olmayan dünyayı tanımamaları, bir yandan da kullandıkları pragmatik yöntemdir. Doğulu bilginlere gelince, bunlar batıyı çok yüzeysel bir biçimde tanımaktadırlar ve, Atatürk'ün çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma yolunda harcadığı çabanın büyüklüğünü değerince anlamakla beraber, devrimin gerçek amaçlarının ne olduğunu saptamak ve dolayısıyla devrimi fikir düzeyinde değerlendirmek gücünden yoksundurlar.

   Ruhuna erişilmesi ne kadar zor olursa olsun, Nutuk, Atatürk'ün kişiliğini ortaya koymak isteyen için en önemli kaynaktır. Böyle olduğu halde, bugüne kadar hiç bir ciddi incelemeye konu edilmemiş olması dikkat çekicidir.
Onu gerçekten anlayanlar için, Nutuk edebi ve tarihsel değeri ilk bakışta göze çarpan önemli bir eserdir. Bizim kanımıza göre, Nutuk biçim ve içerik bakımından Türk nesrinin en büyük eseridir.

   Tarih eseri olarak, değeri her ölçünün üstündedir: tarih eserinden olayların gerçeğe uygun bir anlatımı ve mantığa uygun bir yorumu anlaşılıyorsa, 1919-1927 yılları arasında yer alan olayların bu anlatımından ve bu yorumundan daha kusursuz bir şey düşünülemez; çünkü yazar o olayları tasarlayıp gerçekleştiren insandır. Böylece Thukydides'in dilediği ideal durum oluşmuş olmaktadır. Atatürk'ün söylevi, tıpkı Thukydides'in tarihi gibi, bir tarih ve sanat eseridir, ve nasıl Thukydides'in eserinde devlet adamlarına atfedilen söylevler çıplak olayları fikir yönünden aydınlatıyorsa, Atatürk'ün Nutuk'unda da gönderilip alınan telgrafların metinleri okuyucuyu Kurtuluş savaşının manevi ortamına sokuyor; bununla da kalmayıp, geçen olayların en derin nedenlerini ortaya koyuyor. Nutuk'a geçirilen bu metinler birer gerçek belgedir; bu nitelikleri ile, Thukydides'in tarihine serpiştirdiği söylevlerden daha büyük bir değer taşırlar. Bundan daha önemli olmak üzere, o metinler bize asıl savaşımın muharebe meydanlarında değil, telgraf makinelerinin başında sürdürüldüğünü göstermektedir.

   Değinilmesi gereken önemli bir konu daha var: Atatürk devriminin fikirsel değerini hiçe indirmekte çıkarı olanlar, onun eserinin geçmiş çağlarda girişilen reform hareketlerinin yalnızca bir devamı olduğu görüşünü ileri sürerler; kişisel bir yargıya varma gücünden yoksunluğu bilimsel nesnelliğe sıkı bir bağlılık biçiminde anlayanlar da bu sava katılırlar. Devrimin önceki dönemlerin olaylarını izlediği, önceki dönemin tarihine bağlandığı kuşkusuz yadsınamaz. Ancak Atatürk'ün düşüncesi ile Osmanlı yenilikçilerinin düşüncesi arasındaki farkın öz farkı olduğu da ancak körü körüne yan tutanlarca reddedilebilir. Bu fark bir derece farkı değil, bir nitelik ve ruh farkıdır.

   Özellikle ticaretle ilgili bir çok maddelerinin şeriat esaslarını açıkça çiğnediğini bildiğimiz Mecelle'nin hazırlanması ile - İsviçre vatandaşlık yasasının hemen hemen eksiksiz bir çevirisi olan - Türk vatandaşlık yasasının, nisan 1926 tarihinde Türkiye'de yürürlüğe konması ve böylece yeni bir hukuk düzeninin kurulması arasındaki fark ne ise, bu iki düşünce arasındaki öz farkı odur. Aynı zamanda Peygamberin temsilcisi olması dolayısıyla, uyruklarının dünyasal ve ruhsal efendisi durumunda olan bir hükümdarın, kurulmasına razı olup izin verdiği bir parlamentolu rejimle, ulusal egemenlik ilkesine dayanan cumhuriyetçi ve laik bir rejim arasındaki fark ne ise, o iki düşünce arasındaki fark ta öyle bir ruh farkıdır. Nihayet, Sokrates'le davranışlarının bir örneğini Platon'un Phaidros'unda gördüğümüz sofistleri karşı karşıya getiren bakış açısındaki farklılık ne ise, bu da öyle bir farklılıktır.

   Sokrates, halkın çabucak kanıp inanma mizacı ile alay eden; Oreithyia adlı genç kızın Bora tarafından kaçırıldığına inanmayıp, rüzgârın kızı, kayaların üstünde arkadaşı Pharmakeia ile oynarken itip aşağıya yuvarlamış olacağını düşünen sofistlerin görüşüne uymayı reddeder. Eski mythosların bu biçimde, akılcı bir zihniyetle, yorumlanmasında onun için çekici bir yan yoktur; yararını da görmemektedir. Onun tutumu başkadır: bu halk öyküsündeki şiir havasını beğenir, ancak bu masalı mantığın ölçülerine vurarak incelemeyi reddeder. Mythosun yeri mythos alanıdır; bu alanı felsefe araştırmaları alanından ayrı tutar. Oreithyia ile Bora efsanesi onun gözünde halkın ince ruhunu dile getiren güzel bir masaldır, o kadar. Sofistler ise akılcı yorumları ile efsanenin şiir havasını bozmakta, buna karşılık gerçeği bulgulama yolunda tek adım atamamaktadırlar. Sokrates'in sofistleri eleştirmesinin nedeni budur.

   Aslına bakılırsa, Sokrates geleneklere sofistlerden daha saygılıdır. Ancak yığınlar bunu kavramakta güçlük çekerler; onların kanılarında mantığın yeri pek yoktur. Halk yığınları ciddi bir zihin çabası gösterme gücünden yoksun olduğu için daima ödünlü uyuşma yoluna sapanlarla beraberdir. Sofistlerin davranışı böyle bir ödünlü uyuşmadan -eski değer yargıları ile yeni görüşleri birlikte koruma olanağını veren bir ödünlü uyuşmadan - öteye varmaz. Sofistler mythosu bir yana itmiyorlar; kayaların üzerinde oynarken birdenbire yok olan Oreithyia'nın anısına bir bakıma bağlıdırlar. Bambaşka bir biçimde yorumlamakla beraber onlar efsanenin verilerini kabul ediyorlar. Hiç bir şeyi yıkmıyorlar, ortadan kaldırmıyorlar; eski bir öyküyü çağdaş anlayışa, günün görüşlerine ve duygularına uydurmakla, yani modernleştirmekle yetiniyorlar. Oysa Sokrates yıkıyor, yok ediyor. Tanıma kaynağı olarak mythoslar, tanıma kaynağı olarak ataların aktardığı bilgiler onun için geçersiz şeylerdir. Hakikatin kaynağı, devletin manevi ve toplumsal düzenine temel oluşturan ilkelerin kaynağı onun için artık gelenekler değil, akıldır. Bu durumda sofistler yenilikçidir, ama Sokrates ihtilalcidir. Onun Atina mahkemesi tarafından ölüme mahkûm edilmesinin gerçek nedeni bu ihtilalciliğidir.

   29 Ekim 1923'te Cumhuriyetin ilanını izleyen dönem, coşkulu bir etkinlik ve yaratma dönemidir. Atatürk'ün burada çizilen manevi portresi göz önünde tutulursa, büyük devrimi meydana getiren - laik devletin kurulması, Arapça ve Farsça nın okullardan kaldırılması, öğretimde çağdaş bilimlere ağırlık verilmesi, ülke kapılarının batı tekniğine açılması, din esasına dayanan yasanın yerine İsviçre vatandaşlık yasasının ve İtalyan ceza yasasının konması, Arap harflerinin kaldırılıp Latin harflerinin kabul edilmesi, Avrupalı örneklerine uygun bir çok toplumsal ve kültürel kurumlarla bir çok eğitim ve sanat kurumlarının kurulması, giyim kuşamda batıya uyulması gibi - büyük atılımların bu kadar kısa bir zamana nasıl sığdırılmış olduğu daha iyi anlaşılır. Birbirini süratle izleyen bu aşamaların son amacı ülkeyi, önceden ve özenle hazırlanan bir plan gereğince, özü ve görünümü ile baştan başa değiştirmektir.

   Radikal yenilenmeden Atatürk'ün anladığı, toplumun tümüyle de olsa sadece maddi yaşamının değişmesi değil, onun kültürel ve manevi yaşamının da özlü bir değişmeye uğramasıydı. Yeni değerlerin kabul edilmesini yeterli bulmuyordu; istediği, bu değerlerin kişilerin zihnine işlemesi, onların zihin habitus'u haline gelmesiydi.

   Pratikte imparatorluğun bütün ticaretini Müslüman olmayan azınlıkların tekeline bırakan ve böylece - dinin koyduğu ticaret yapma yasağının da yardımı ile - Türk ulusunu etkin yaşamdan uzak tutup onu tam bir hareketsizliğe zorlayan kapitülasyonların kaldırılması, Türk toplumunun bundan sonraki atılımını olumlu yönde etkilemiştir.

Prof. Dr. Suat SİNANOĞLU

 

Etiket :atatürk , hümanizm , insan , sinanoğlu
ziranbula
12 Şubat 2008
13:00
Yorumlar :0